göğsün üstüne gelip oturan ve gitmek bilmeyen bir daralmadır babanın ölmesi. En neşeli anda, kalbe aniden saplanıveren bir sızıdır. “Baba” artık bir kokudur zihne yerleşen; odasının, arabasının ,eşyalarının kokusudur. Asla gönderilemeyecek mektuplar yazmaya başlamaktır babanın ölmesi.
17 mayıstır, günlerden bir gün… Bir baba daha son kez yolculuğa çıkar. Hayattayken de fazla valizi olmazdı bu kadar.. Hiç ummadığınız bir anda çocukluktan çıkıp hayatla yüz yüze gelmektir.Hep ama hep sessizce ağlamaktır..’gittin inanılmaz’ deyip susup kalmaktır.. hayatta suskun kalmaktır.. izsiz kalmaktır.. mavisiz kalmaktır..özlemek, özlemek, özlemek, derken özlemin ta kendisi olmaktır.. beklemektir.. yaşayıp dururken rüyalara kaçmaktır..Yaşamın hep buruk kalmasıdır.. öyledir.. böyledir..Babalar kalkan gibidir. Adeta bir savaştaki ön saf gibidir.Ölümle aranızdadır, ilk kurşunu, ikinciyi ve nicelerini hep o göğüsler. hep güçlüdür, hep oradadır. Artık büyüseniz de, güçlenip kuvvetlenseniz de, ona ihtiyacınızın olmadığını söyleyip sırtınızı dönseniz bile onun hep orada olduğunu bilmenin getirdiği bir güven hissi vardır her zaman…ve gün gelir, baba ölür.
Ölümle aranızdaki safın kalkmasıdır babanın ölmesi…
Abiden başımız sağ olsun kelimesini duyduktan sonra açılan ve dokundukça acıyan yaşam boyu kapanmayan bedenin her yerini kaplayan kocaman bir yara, eziklik hissi. Hayata karşı rövanşı olmayan bir yenilgi…
Benim babam öldü.
Hiçbir şey diyemedim, ağlayamadım bile… aylar geçti, . hiç ağlayamadım, hala daha da ağlayamıyorum. söyleyeceğim bir dolu şey vardı.eksik kalmış onca konuşmayı, aramızda kalmış, halledilmemiş onca konuyu da aldı götürdü giderken.hiç ölmez sanırdım ben o heybetli adamı. Çok güçlüydü, güçlü nefesiyle bir of çekse dünyayı yıkardı… Dağ gibi adamdı, dağları taşırdı sırtında; gün geldi kendini taşıyamaz oldu. Taşı sıksa suyunu çıkaran adamı son mekanına taşımak abime düştü. Anlayamadım nasıl olduğunu, nasıl öldüğünü. Yaşasa yaşardı; ama öldü…Çocuk sahibi olmaktan vazgeçtim; küçük bir kızdım ruhen, büyüdüğümü göremedi. Hiç göremeyeceği geleceğim için çalışıp para biriktirip durdu. Kendi doğrularımın peşinde koşarken, yanlışları buldum. Yaşarken onu suçlamak kolaydı. Hem o tüm heybetiyle, yıkılmaz cüssesi, çelik gibi sinirleriyle kolaydaydı; hem de ben kolayca suçlayabilecek kadar toydum. Yabani oluşumdan dolayı hep suçladım onu, başarısız ilişkilerimden, hayatımdan dolayı suçladım. Benim artık suçlayabileceğim bir babam kalmadı. Kendimi suçluyorum artık hep…Ben artık onunla , sevgi sözcükleriyle konuşmam gerektiğini farkettiğimde zamanımız dolmak üzereydi. Ölmeden hemen önce sarılabildim ilk defa babama. Çocuklarımın beni sevdiğini ölüm döşeğinde anlamaktan, onları sevdiğimi ölüm döşeğindeyken göstermekten çok korkuyorum…ölmesin isterdim; hayatı paylaşalım isterdim , söz verdiğimiz rakı balığı yapalım isterdim, bir gün anne olurken ellerimi tutsun isterdim, ayaklarımın üstünde durduğumda benimle gurur duysun isterdim, sevdiğim adamı abimi sevdiği kadar sevsin isterdim, ama öldü…
Bir kere öldü, tam öldü.
Ben onun kızıyım, hatta miras bıraktığı saçma sapan huylarımla doğrusu tamda babamın kızıyım beni sevmemesi mümkün mü?